Reklâmda Özensizlik

14 Ocak, 2009

 

(İlk yazı- 14 Ocak 2009)

Vestel Elektronik bir reklam yayınlıyor.

turkcesi-varken-vestel-090114

 

 

 

 

 

 

 

 

Teknolojinin Türkçesi olan Vestel, ‘printer’in türkçesinin ‘yazıcı’ olduğunu bilmiyor desem olmaz.   Bu özensiz ve düzensiz reklâm için iki ayrı deyimimiz aklıma geldi;

- “Sağ elin yaptığını sol el bilmiyor.”

-”Ağzından çıkanı kulağı duymuyor.”  

Ayrıca PC ‘yi de “piysi”  diye okumamızı bekliyor olmalılar.


Yaz Okulu – Küplüce, Üsküdar

5 Temmuz, 2008

4 Temmuz Cuma günü  Üsküdar Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘nin yürüttüğü  Yaz Okulu’nda ders verdim.  Yaş ortalaması 10 olan 19 öğrenciyle beraber ders yaptık.  Ana konumuz “Çevre” idi.  Konuya giriş olarak insanlığın yaklaşık 5,000 yıl önce Mısır Piramitleri ile belgeli/ kalıcı yapı vermesine rağmen bu 5,000 yıl boyunca çevre ve dünya ile barışık olarak yaşadığını , son 150 yıldır ise milyonlarca yılda biriken kaynaklarını bitirmek üzere tükettiğimizi anlattım.  İkinci bölümde İstanbul’un konumunu ve pis sularımızın nasıl İstanbul Boğazına dökülüp Karadeniz’e döküldüğünü konuştuk.  Daha sonra okulun çevresinde yürüyerek yerleşim birimlerinde özel ve kamu alanlarını örneklerle konuşup, Belediyelerin asfaltı sökmeden üstüne asfalt dökerek, evleri ve dolayısı ile şehri nasıl gömdüklerini örneklerle gösterdim.

Bu konuları anlatırken dağılan dikkatleri Çağdaş Yaşam ekibinin de uyarıları ile toplamak için aralar verip, bulmacalar ve bir kaç hikaye anlattım.  Anlattığım konuların sonucun üzerine atlamadan önce yeterli ve metodik düşünerek, sorgulayarak çözüm bulunması gerektiğini anlatmaya çalıştım.

Yaz Okullarının geleceğin toplumunu geliştirmede büyük katkıları olduğunu düşünüyorum.   Yaz Okulları düzenleyen bütün kurumları kutlarım. Bu okullar öğrencilere değişik öğrenme yöntemleri ve konuları öğrettiği gibi, ders verenlere de çok yararlı oluyor.  Bu yıl iki kez ders verdim.  Bu yaşımda çok şey öğrendim.

Bu satırları okuyan kişilere bu ve buna benzer girişimlere destek vermelerini, katkıda bulunmalarını içtenlikle öneririm.

Yaz Okulu’na katılan gençler; Berkay Fazla, Mustafa Özleyen, Suat Albayrak, Batuhan Şahin, Cihat Şahin, Eliç Türkoğlu, Aleyna Çoban, Hacer Akbayrak, Beyzanur Menteşe, Sanem Edabali, Hilal Avcı, Rümeysa Alarçın, Serap Terli, Batuhan Menteşe, Genco Güven, Şehnaz Güven, Fahrettin Çalışkan, Muhammed Semih Özdemir, Emine Özdin.


Haberi Yanlış Sunup, Düşmanlık Yaratmaya Çalışmak

2 Temmuz, 2008

Karşılaştırmalı belgelemek için, ibret için aynı özellikleri taşıyan iki ayrı günde bir gazetemizin yaklaşımını aşağıda sunmak istiyorum.

14 Mart 2008 Cuma  geç saatte Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya  AKP’nin kapatılması  davasını açar. İlk İKMB borsa günü 17 Mart Pazartesidir.  18 Mart Salı günü Zaman Gazetesi birinci sayfadan iri puntolarla haberi geçer,

Zaman-20 Mart 2008 BaşsayfaDavanın Faturası 20 Milyar Dolar”.  ”…..Türk       ekonomisi ‘kara pazartesi’ yaşadı. Davanın bir günlük zararı 20 milyar doları buldu. Borsa’da yüzde 7,46 ile tarihî düşüşlerden biri gerçekleşirken Euro 2, dolar 1,275 YTL’yi gördü….”

Aslında 20 Milyar Doları kimse kaybedip, başkaları bulmadı. Bu tümce tümüyle yanlıştı.  En azından Borsa’nın %70′inin yabancıların elinde olunduğunu ABD’de yaşayan Fethullah Gülen bile öğrenmişti. Ayrıca bu para Türkiye’de hayır işlerine yatırılacak gibi bir şekilde sunulmuştu ki bunun aslı esası olmadığını da Zaman yönetimi biliyordu; “ buharlaşan paralarla 2.000 hastane, 20 bin okul, 220 bin daire, 2.500 km otoyol yapılabilirken, 80  bin işsize iş imkânı sağlanabiliyor.”  Amaç genel gazete okuruna “Başsavcı bu ülkenin 20 Milyar Dolar kaybetmesine neden oldu” mesajını vermekti ve Zaman Gazetesi verdi.  Yazının tamamı için bakınız (1)

 Aradan üç ay geçti, 1 Temmuz Pazartesi sabahı İstanbul Cumhuriyet Savcılığında çalışan bazı savcıların isteğiyle  ATO Başkanı Sinan Aygün, iki eski Ordu Komutanı, bir eski AKP Milletvekili’nin de içinde olduğu 21 kişi sabah 06′da tutuklanmaya başlandı.  Aynı gün İKMB % 5.3 düşerek, 11 Milyar Dolar geriledi. 

 

 

 

 

 Zaman Gazetesine göre dün ne Borsa düştü, ne dış dünyada itibarımız.  Yüzlerce okul ve binlerce iş de yitirilmedi.   Gazetenin birinci sayfasında Yargıtay Başsavcısı gene hedef gösteriliyordu.

Zaman Gazetesi’nin öngördüğü “doğru haber vermek, kardeşlik ve hoşgörü” bu kadardı. 

 

 

 

 

(1) ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]  – Davanın faturası 20 milyar dolar 

Siyasî istikrarın bozulacağı yönündeki endişelere  küresel piyasalardaki olumsuz hava da eklenince Türk ekonomisi ‘kara pazartesi’ yaşadı. Davanın bir günlük zararı 20 milyar doları buldu. Borsa’da yüzde 7,46 ile tarihî düşüşlerden biri gerçekleşirken Euro 2, dolar 1,275 YTL’yi gördü. Faiz ise 18,35′e çıktı.

İlgili Haberler   Yazık oluyor…  Reformlara devam etmek tek seçenek

[HABER ANALİZ] Ekonomik reformları aksatırsa  endişeler artar.   Global piyasalarda ABD kaynaklı tedirginlik devam ederken  Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın AK Parti’ye açtığı kapatma davası Türkiye’de piyasaları altüst  etti. Borsa tarihî düşüşlerinden birini yaşarken faiz ve döviz  cephesinde yukarı yönlü bir hakeketlilik vardı. İstanbul  Menkul Kıymetler Borsası dün yüzde 7,46′lık düşüşle dünyanın  en fazla değer kaybeden borsası oldu. Seans içinde görülen  yüzde 9,2′lik kayıp, son 5 yılın en yüksek oranı olarak tarihe  geçti. Euro 2, dolar 1,2755 YTL’ye tırmandı. Hazine faizi de  yüzde 18,6′ya çıktı. Sadece Borsa’daki kayıp 13 milyar doları  geçti. Faiz ve kurdaki artış da eklendiğinde fatura 20 milyar  doları buldu. Bir günde buharlaşan paralarla 2.000 hastane, 20 bin okul, 220 bin daire, 2.500 km otoyol yapılabilirken, 80  bin işsize iş imkânı sağlanabiliyor. Bu rakam Türkiye’nin 2 aylık ihracatı ve enerji ithalatının yarısına denk. Ayrıca  Merkez Bankası’nın yarın yapacağı toplantıda faizleri değiştirmeyeceği neredeyse kesinleşti. “Maalesef kara  pazartesi senaryosu gerçekleşti” diyen uzmanlara göre piyasalardaki düşüşün nerede duracağı ise Anayasa  Mahkemesi’nin dava başvurusu hakkında vereceği kararla netlik kazanacak. Küresel dalgalanmanın hisselerin yüzde 72’sini elinde bulunduran yabancıları tedirgin ettiğini vurgulayan bir bankacı, “Demokrasinin  işleyişinde aksama mı olacak endişesi var şu anda. Risk primimizi kendi kendimize yükselttik.” dedi.
Amerika’nın önde gelen yatırım bankası Bear Stearns cuma günü  son 24 saatte likidite pozisyonlarının önemli ölçüde  kötüleştiğini ve JPMorgan ile New York Merkez Bankası’ndan  finansman sağlayacağını açıkladı. JPMorgan Chase, hisseleri 30 dolar civarında işlem gören Bear Stearns’ü hisse başına 2 dolara alacağını duyurdu. Piyasa değeri bu fiyat üzerinden 236 milyon dolar olan Bear Stearns hisselerinin yüzde 40 gerilemesi ve diğer finans hisselerinin de düşüşüyle dünya genelinde borsalar düştü. ABD borsaları cuma günü yüzde 2 civarında değer kaybetti. ABD Merkez Bankası (FED) ise iskonto faiz oranlarını pazar günü yüzde 3,5′ten yüzde 3,25′e indirdi  ve daha önce merkez bankasından doğrudan nakit alamayan büyük  finans şirketlerine nakit sağlamak üzere yeni bir program  hazırladı. Asya  Bankaları ise Bear Stearns’ün satışı ve FED’in  iskonto faiz oranlarında yaptığı acil indirimin, global kredi krizinde yeni kurbanlar olabileceği yönündeki kaygıları artırmasıyla Ağustos 2007′den bu yana en düşük seviyesine  geriledi ve dolar değer kaybetti. Avrupa borsalarındaki genel  eğilimi gösteren FTSEurofirst 300 Endeksi ise yüzde 4  civarında değer yitirdi. Bir tahvil bono yöneticisi, Bear Stearns’ün JPMorgan tarafından çok düşük bir fiyata alınacak olması, Carlyle’ın iflası piyasada batıkların devam edeceği endişesi oluşturuyor. Kapatma davası açılması da olumsuz  etkiledi; ancak, global piyasalar bu kadar kötü olmasaydı davanın etkisi daha sınırlı olabilirdi.” dedi.  

Türkiye’de ise piyasalar altüst oldu. İstanbul Menkul  Kıymetler Borsası güne yüzde 7′lik düşüşle başladı. İkinci seansta kayıplar daha da arttı ve bir ara Ulusal 100 Endeksi yüzde 9,22′lik değer kaybıyla 38 bin 638 puana kadar düşerek son 14 ayın en düşük seviyesine geriledi. Endeks yüzde  7,46′lık kayıpla (3 bin 176 puan) 39 bin 409 puana düştü. Dolar 1,2755 YTL’ye çıkarak 12 Eylül 2007′den bu yana en  yüksek düzeyi gördü. Dolar cuma günü 1,23 YTL’den kapanmıştı.  Aradaki 4 kuruşluk fark iş adamlarının borcunu katladı. Özel sektörün borcu yaklaşık 150 milyar dolar. Bu rakam cuma günü 184,5 milyar YTL’ye karşılık geliyordu. Ancak dün patronların borcu bir anda 190,5 milyar YTL’ye yükseldi. Euro da 2,0140  yeni lira ile Temmuz 2006′dan beri en yüksek seviyeye çıktı.
Tahvil ve bono piyasasında en çok işlem gören 7 Ekim 2009 vadeli tahvilin bileşik faizi yüzde 18,63 ile 21 Ağustos 2007′den bu yana en yüksek düzeye çıktı.  Altın ve petrol rekora doymuyor           Dolardaki düşüşün etkisiyle petrol fiyatları 111,80 dolarla  tarihî zirveye çıktı. Altın da 1030,80 dolara çıkarak rekor  tazeledi, ama günü 1002 dolardan kapattı. Uluslararası piyasada petrol 111 doların üzerine çıktıktan sonra kâr satışlarıyla 106 dolara kadar geriledi. 1.5904 ile rekor kıran Euro/dolar paritesi, kâr satışıyla 1,58′in altına geriledi.
                  BORSALAR ERİYOR (yüzde)
                  Türkiye – 7,4
                  Hong Kong – 5,2
                  Japonya – 3,7
                  Almanya – 4,18
                  Çin – 3,6
                  Brezilya – 3,19
                  Arjantin – 2,84
                  İngiltere – 3,86
                  Rusya – 2,9
                  Fransa – 3,51
                  ABD Dow Jones +0,18
                  Ekonomi Servisi 18 Mart 2008, Salı


Yaz Okulu – Kuzguncuk İlköğretim – Haziran 2008

28 Haziran, 2008

Dün sabah, sıcak güneşli bir Haziran gününde Kuzguncuk İlköğretim Okulu’na ders vermek için gittim.  Derste Hafta Sorumlusu Nilgün Güvenel’in dışında yaş ortalaması 8 olan 19 genç vardı.

Okul Kuzguncuk’un Boğazı gören bir tepesinde, 19. Yüzyılda Marko Paşa’nın Konağı olarak yapılmış.  “Sen git derdini Marko Paşa’ya anlat” deyimine konu olan Marko Paşa.   Konumuz olan Çevre’yi,  ’Zaman Tüneli içinde İstanbul’un Gelişimi’ olarak anlattıktan sonra, gençlere ” Sorgulamacı Yaklaşım” ile ilgili masallar  anlatıp, bitirdim.

Anlattığım masalların birkaçını burada yineliyorum.

Konuşma Özürlü ve Görme Özürlü Alıcı – (Özü, Alınacak Ders ; Her Olayı Kendi İçinde Değerlendirmek Gerekir)

Bir Eczaneye, konuşma özürlü bir kişi gelir ve kendi için bir diş fırçası ister.  Diş fırçasını nasıl ister gösterir misiniz?

(Dinleyenler genelde el ve parmakları ile diş fırçalama eylemi yaparlar.  Onaylayarak, konuşmayı sürdürürsünüz); Yaklaşık on dakika sonra elinde beyaz bastonu ile bir görme özürlü aynı eczaneye girer.  Bu kişi bir tarak istemektedir, nasıl ister?

Sahiden nasıl ister, siz yanıtlar mısınız?  (Doğru yanıt yazının en altında)

************

Engizisyon’da Yaşamı Seçebilmek- (Özü, Alınacak ders ; Çözüme giden yol tek değildir, başka yollar da vardır.)

Ortaçağ Avrupasında İspanyol Engizisyon Mahkemeleri din dışı gördükleri her kişiyi ölüme gönderiyorlar.  Bir kasabanın Mahkeme Başkanının da bir derdi var.   Mahallesinden bir delikanlı ile kendi kızı birbirlerine aşık olmuşlar.  Başkan bu işten hiç hoşnut değil.  Sonunda bir neden yaratıp, delikanlıyı mahkeme karşısına çıkartıyor. Savlama ve savunma sonunda karar veriyor; “Konuya ilahi adalet çözüm bulacak.   Delikanlı tutuklanacak, ertesi gün hakimlerin karşısında ‘ölüm’ veya ‘yaşam’ı kendi seçecek.  Yöntem olarak da, iki ayrı kağıt bir şapkanın içine konacak.  Kağıtlardan birinde ‘ölüm’ diğerinde ‘yaşam’ yazacak.  Zanlı kendi yazgısına seçeceği kağıtla belirleyecek.”

Gece şehir kalesinin bir burcuna hapsedilmiş olan delikanlı kara kara düşünürken, demir parmaklıklar arasından bir taş içeri düşüyor.  Taşı aldığında çevresinde de bir kağıt görüyör.   Taşı sevdiği atmış, kağıtta yazan ise; “Sevdiğim babamın konuşmasını duydum.  Seni mutlaka ortadan kaldırmaya niyetli.  Her iki kağıda da ‘ölüm’ yazacakmış.  Seni çok seviyorum, elveda.”

Ertesi gün mahkeme toplanıyor.  Başhakim’in önünde iki ayrı şapka konmuş.  Zanlıya durum tekralandıktan sonra, seçimi yapmaya çağrılıyor.  Zanlı yürüyor, seçimini yapıyor ve………..serbest olarak mahkemeden çıkıyor.

Hangi yöntem ve davranış onu oradan canlı çıkartır?  (Yanıtı en aşağıda)

Hindistan Racasının Kızı -  (Özü- Çözümde giden yolda birden fazla bakış açısı vardır)

YANITLAR

a. Özürlü Kişiler – İkinci gelen “bana bir tarak  verir misiniz?” der. O göremez, ama  konuşabilmektedir.

b. Engizisyon- Yanıt seçmekte değil, seçmemekte yatıyor.  İkisi ayrı duran şapkalardan birine yaklaşan zanlı, kağıdı alıp açmak yerine alıp yutuyor. Yuttuktan sonra, “Ben seçimimi yaptım,” diyor. “Kalan kağıdı siz okuyun.”

Ben bu öykü’yü anlattıktan sonra çözümü anlattım, tam anlamadılar. O sırada önümdeki bir öğrencinin elindeki ufak kağıt parçalarına gözüm ilişti.   İki kağıdı gösterip, “Bir tanesini böyle yutmuş” dedikten sonra kağıdı ağzıma atıverdim.    Ders sonunda  dışarda çocukları bekleyenler vardı.  6-7 yaşlarında olan bir öğrenci dedesini görünce, “Dedeeee, öğretmen kağıdı yuttu” diyerek ona yaklaştı.  İki saatlik anlatımda en akılda kalan davranış/ söylemim o olmuş.

c.

Derse katılan gençler ; Zeynep Bahar Bilgiç (7), Emir Çelebi (7), Deniz Özbaş(9), Efe Yağız (8), Deniz Ege (6), Bora Özkan (6), Sude Yusoğlu (5), Kardelen Ceren (7), Ecem Güler (7), Umut Saliçanyiğit (6), Selen Kazandır (7), Nurşen İşar (8), Yağmur Toplu (13), Zeynep Dalbay (11), Kader Yalçın (12), Oğuzhan Özçelik (12), Aleyna Özay (9), Uygar Karamel (6), Tiycan Işlak (11)


Yabancı Sözcük – CV (Türkçe “ceve”, İngilizce “sivi” okunur)

28 Haziran, 2008
(Son güncelleme 30 Ağustos 2008)

Google arama motorundan  ’sv yazma’  diye bir arama benim bloguma yönlendirilmiş.  Önce anlayamadım, sonra bir yurttaşımın çevresinden duyduğu “sivi” sözcüğünün olsa olsa sv olarak yazılması gerektiğine karar verdiğini anladım.

Çoğumuzun tam anlamını bile bilmediği  CV kısaltmasını (açıklaması aşağıda)  günlük yaşamda “özgeçmiş” yerine kullanmaya  hakkı yok.  Türkçe konuşan herhangi birine “özgeçmiş” dendiği zaman  ne denmek istendiği anlaşılır. Tam olarak biçemi ve kullanımını bilmese de, duyan “geçmişin özü” gibi bir anlamı hemen bu sözcüğe yükleyebilir.

Sivi dendiği anda, duyan kişi ile iletişim kopma olasılığı var. Ya o kişi bu sözcüğü ilk kez duyuyorsa?  O kişiyi  yukarıdaki aramayı yapan kişinin durumuna düşürmeye kimin hakkı var? 

Lütfen, karşıdakilerin bizi anlayacağı  “özgeçmiş” sözcüğü varken “sivi” deyip durmayalım.

CV Sözcüğünün İngilizce Dilinde Anlamı ve Gelişmesi

İngilizce Dilinde CV yazılışı birden çok anlama gelir.  Bu anlamlardan biri enteresandır; Cv.  Bu iki harfin Latince ve de sayı olduğunu düşürseniz;  105 (yüzbeş)  anlamına gelen “sentum çinki” diye okumanız gerekir.

Türkiyede kulaktan dolma olarak kullanılan deyim ise, Latin kökenli iki sözcükten oluşur, ‘Curriculum Vitae’ (İngilizce ‘körrikûlum vitay’ olarak okunur). 

Cur·ric·u·lum  Latince ’seçilen yol, seçilen ardarda gelen olaylar dizisi, yarış, koşu sahasında bir tur anlamlarına’ gelir.

Vitae (“vitay” okuyun)  Latince ‘yaşam, iş geçmişi, yaşam biçimi’ anlamlarına gelir.

İki sözcük birlikte ‘yaşam özgeçmişi’ anlamında ilk kez 1050 yıllarında ‘curriculum vitae’ olarak kullanılmıştır.  Yirminci yüzyılın hızlı yaşama temposu bu sözcüğü de kısaltma yoluna gitmiş ve CV (İngilizce sivi okunur) olarak söylenmeye başlamıştır.

İngilizce yayınlanan Merriam-Webster sitesinde aşağıdaki yazı bulunmaktadır;

Turkish  -  yaşam öyküsü, özgeçmiş  (autobiography, background, profile, resume).
 
http://www.websters-online-dictionary.org/definition/Curriculum+Vitae+

Webster’s İngilizce yayınında,  “bu sözcüğün Türkçesi vardır ve ‘Özgeçmiş’tir” derken, benim yurttaşım “SİVİ” deyip durursa biz buna ne diyelim?

Güncelleme- 20 Temmuz 2008

Sayın Okur, buraya kadar okudunuzsa ve de aklınıza “Benim özgeçmişime bir göz gezdirir mi?” düşüncesi gelmişse, severek göz gezdiririm. 

Özgeçmiş karşılıklı görüşmeye hiç benzemez.  Sizin özgeçmişiniz, onu değerledirecek kişinin beden dilini izleyip davranış ve söylemini ayarlama lüksüne sahip değildir.  Çok özel nitelikleri olması, her bir başvuru için ince ayarının ‘başvuru isteği doğrultusunda’ önceden yapılmış olması gerekir.

Konuyu kendi isminizi yazmadan bu yazıya yorum olarak yazın, özgeçmişinizi de (yine sizi somut tanımlayacak isim/ iletişim bilgileri xxxxx olarak veya başka bir deyişle)  ekleyin.  Örnek olay olarak irdeler, düşüncelerimi belirtirim.   Özel Not- Ben bu konuda, başka konuların yanında 1970li yıllardan beri eğitimli ve deneyimli olduğumu düşünüyorum.  Gültekin Orhon

(Güncelleme 28 Temmuz 2008)

Dün bir yurttaşımız  “cv hangi dil ne anlam”  diye arama motorunda tarama yapmış.  Dünya ve çevremiz yeterince karışık değil mi ki, bir de yabancı sözcükleri kendi elimiz ve dilimizle getirip ortamı biraz daha karıştırıyoruz.  

Bunu derken  Tevrat’ta ve dolayısıyla Kuran’da geçen bir olayı, Babil Kulesi’ni anımsadım.  İnsanlar Babil Kulesini yaptıklarında, kendi güç ve tekniklerine çok inanır ve güvenirler.  Tanrı onları gene değişik dillere ayırıp birbirleri ile didişmek üzere yeryüzüne salar.  Aynen bugünkü gökdelenler ve İngilizce’nin tek dil olması gibi.


Türkçe Kullanım Çabası

9 Haziran, 2008

Bu akşam internette dolanırken karşıma bir site çıktı.  Sayfa bilgisayar diliyle yazılmıştı, ben Türkçe okunan tümceleri aşağıya aldım.

——————-

Türkçe’mizi koruyanLar fan cLub..

PaPaTYaM

“Bye Bye Türkçe Welcome Turkche!” demeyelim ! 
Türkçe Turkcheleşmesin… 
Türkçe yazalım, Türkçe konuşalım. 
Çünkü Türkçe giderse; Türkiye gider… 
Bilindiği üzre artık herkes Türkçe dışındaki kelimeleri konuşuyor, yazıyor… 
Bu fan klubün amacı ise; Türkçe’yi düzgün kulanmaya davettir !!! 
Yabancı kelimeler kullanınca başınız göğe mi eriyor? 
Hayır tam tersine bizi, dilimizi ve memleketimizi batırıyorsunuz… 
Daha doğrusu batırıyoruz….”

—————

Bu biraz yazım hatası olsa da akıllı görünen sözleri söyleyenler ” Türkçe’mizi koruyanLar fan cLub” u kurmuşlar.

Ben kendim için konuşayım;  Belki de sözün bittiği yere vardım. 

“Bu duruma ne diyebilirim?” diye düşündüm…. ve ancak susabileceğime karar verdim.   ‘fan cLup’ üyelerine ve de hepimize ‘kolay gelsin’,  Türkçeyi kurtarmak nasıl okunacağı tam anlaşılamayan bir ‘fan cLup’ a  kaldı ise zor bir  yerdeyiz.

Gültekin Orhon


Yabancı İsim – Ermeni Soyadları

26 Mayıs, 2008

Yediğimiz ekmek kadar bize yakın sözcükleri tanımakta, anlamakta zorluk çektiren yurttaşlarımı anlayamıyorum.

Dilin tek bir amacı vardır; “kişinin kendini anlatabilmesi”. Dil olmazsa kendimizi anlatamayız, iletişim kuramayız. Dil temelde sözlü olarak gelişmiştir, söz olarak vardır. Yazılı metin, dilin uzaktan da anlaşılabilmesi için insanoğlunun bazı kavimlerinlerince çok daha sonra üretilmiştir.  Bugün dahi, yazıya geçememiş topluluklar vardır.

26 Mayıs günlü Hürriyet Gazetesinde Sefa Kaplan imzalı bir haber.(1) Çoğunluğu ABD’de yaşayan bazı Ermeni araştırmacılar Boston Belgeleri konusunda konuşmuşlar. Konuşan kişilerin ad ve soyadlarını Hürriyet’de basıldığı gibi aşağıda veriyorum;

Tatul Papazian
Houri Berberian
Dikran Khaligian
Hratch Dasnabedian
Yervant Pamboukian
Ara Sarafian
Vahakn Dadrian
Richard Hovannisian

Gözümüzün “papazian” vs olarak gördüğü soyadlarının kulağımıza çok alışık sözcükler olduklarını anlamak zor değil.

Bu soyadlarını tek tek irdelersek; (2)

Papazian = Papazyan
Berberian = Berberyan
Khaligian = Halıcıyan
Pamboukian = Pamukyan (Pamukçuyan?)
Sarafian = Sarrafyan

Bu sözcüklerin hepsi Türkçe kökenli olup, Osmanlı zamanında genelde zenaat sahibi Ermeni yurttaşların mesleklerine Ermenice ‘oğlu’ anlamına gelen ‘yan’ ekini eklemeleri ile oluşmuştur. Bugün de ABD’de hangi telefon rehberini açarsanız, Türkçe kökenli soyadlarına rastlarsınız. Türkiye’den gidenler ve onların torunları soyadlarını değiştirmek gereğini duymadıkları gibi, o sözcüklere 90 yıldır sahip çıkmaktadırlar.

Kaderin cilvesine bakın ki, aynı kişiler soyadlarının ne anlama geldiğini bilen tek ulusu da “atalarımızı kasıtlı olarak öldürdüler” diye suçlamaktalar.

Bir örneğe detaylı bakarsak (3);

“Khaligian” bizim bile ilk bakışta anlamını çözemeyeceğimiz bir yazılımdır. Batı’da (özellikle ABD ve İngiltere) yaşamaya başlayan ‘Halıcıyan’lardan bir aile çevrelerinden adlarını doğru olarak duyabilmek için en uygun olarak ‘Khaligian’ yazımını seçmişler. Başka br yörede aynı soyadını başka bir yazılımla da görme olasılığı vardır.  Amaç adın o ülkede okunduğu zaman ‘kulağa doğru gelmesi’dir.

Biz neden bu kişinin adını ‘ancak İngilizce Kurallara göre okunduğunda kulağa doğru gelir’ olarak yazıyoruz? Ayrıca, İngilizcenin pek öyle kesin okuma kuralları da yoktur. İlgi yazıyı yazan Sefa KAPLAN’ın Worchester, veya Thames’i nasıl okuyacağını duymak isterdim.

ABD toplumu bir insan bulamacı olup, gelen her kişinin bu ortama uygun dil ve isim benimsemesi alışılmış bir uygulamadır. Adı geçen araştırmacıların dedelerinin ABD’nin hamurunda Brown veya Fisher olarak daha kolay yoğrulma olanakları varken, ısrarla sahip çıktıkları ve korudukları soyadlarının bizlerin anlayamayacağı şekilde Türkiye’de sunulması çok ayıptır.

Sonuç; Türkçe, Türklerin okuyacağı bir yazı yazıyorsak, okuyanların kulağa doğru gelecek sözcük tınılarına varması gerekir. Bizim kendi sözcüklerimiz olan Halıcı veya Pamuk(4) sözcüklerinin başka bir kültüre göre yazılıp, bize yabancılaştırılması yanlıştır.

Notlar:
(1) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/9022081.asp?gid=229&sz=93627
(2) Dasnabedian, Dadrian ve Hovannisian’ı çıkaramadım. Okurlar arasında bu konuda yardım edecek çıkarsa sevinirim.
(3) “Örneğin” sözcüğünün de Ermeni kökenli olduğu ve kullanılmaması gerektiği epey tartışıldıktan sonra, Türk toplumu bu sözcüğü benimsemiştir ve kullanılmaktadır.
(4) ‘Pambouk’ yazılımı bana çok enteresan geldi. Bu yazılım İngilizce’de ‘Pambuk’ olarak okunur. Anadolu’nun bazı yörelerinde, ‘pamuk’a ‘pambuk’ derler. Hangi yöreler olduğunu şu an çıkartamıyorum, bu yazıyı okuyanlardan bilen varsa lütfen bildirsinler.  Sevinirim.


Muz Cumhuriyeti, Türkiye

8 Mayıs, 2008

Son güncelleme: 9 Mayıs 2008

Gün içinde Referans Gazetesine mutlaka bir kez bakmış olurum. Dün konusu değişik olduğu için Ertuğ Yaşar’ın “Bu Ülkede Hukuk Var mı?” yazısını okudum.

Bu yazıyı ibret için lütfen çok dikkatli okumanızı öneririm.  Yazıya hiç katılmıyorum.  Başlıkları ile karşı görüşlerimi aşağıda belirteceğim. Önümüzdeki bir hafta içinde de başlıkları açmaya çalışacağım.

“Türkiye’de yatırım yapmak isteyenlere uygulanan evrensel bir hukuk var mı?” diye sormuş yazar. 
“Evrensel Hukuk” deyimini  sanırım  üzerinde pek düşünmeden kağıda döküvermiş.  Evrensel Hukuk yoktur, ama “yasama ve yargının eşitliği” kavramı vardır. Bu kavrama göre her toplumda “yürürlükte olan yasalar bütün kurum ve kişilere aynı şekilde uygulanırlar”.

Bu ilkeye ancak “Muz Cumhuriyetlerinde ve Sömürgelerde” uyulmaz.

Konumuz aynı olduğu için Cargill Örneğine bakabiliriz.  Zorlu, imar plânları ve geçerli imar durumuna göre üzerinde ne yapabileceği çok açık ve net belli olan bir arsayı, “ben bu yapılaşma kurallarını değiştirir, kendi çıkar ve hesaplarıma uygun yaparım” hesabıyla satın almıştır. Daha da doğrusu, bu arsa kendine bu sözlerle satıcı konumunda olan AKP yönetimince pazarlanmıştır.  Geçmiş örneğe bakarsak;

  • 1989 Cargill Türkiyede üretime geçer.  1998de o günün geçerli yasalarına göre tarım arazisi olan 2120 dönüm üzerinde bir fabrika kurmaya başlar.
  • Bu durumda Türkiye’nin Muz Cumhuriyeti olmadığını düşünen kurumlarının başvuruları üzerine,  yargı mevcut yasaların uygulaması doğrultusunda karar verirken; ”.. Devleti yönetmek için seçilenlerden oluşan Hükümet…bu görevin gereğini yapmak yerine.. verimli tarım arazilerinin talanına hukuksal kılıf hazırlama ödevini yüklenmiştir. “)
  • ‘Cargill’e af’ olarak bilinen ‘Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’ …22 Kasım 2005′de TBMM’de kabul edilir.  Sezer- Kişiye özel yasa olmaz; “Evrensel hukuk ilkelerine göre, yasaların kişiye özgü olmaması gerekmektedir…6. maddeki düzenleme, yasaların genel, soyut ve nesnel olmasını gerektiren evrensel hukuk kurallarıyla ve Anayasa’nın hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır, ” diyerek yasayı veto eder.
  • 2008 yılında AKP Yönetimi Meclisten tek sayfalık bir yasa değişikliği geçirerek, yasalara aykırı yapıldığı yasa sözcükleri içinde çok açık belirtilen ve “ölçüye göre dikilmiş” bir geçici madde ile Türkiye’nin bir Muz Cumhuriyeti olduğumuzu belgemiştir.
    “GEÇİCİ MADDE 4- 11/10/2004 tarihinden önce, gerekli izinler alınmadan tarım dışı amaçlı kullanıma açılmış bulunan arazilerin tarımsal bütünlüğü bozmuyor ise istenilen amaçla kullanımı için, bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içerisinde Bakanlığa
    başvurulması, hazırlanacak toprak koruma projesine uyulması ve tarım dışı kullanılan tarım arazilerinin her metre karesi için beş Yeni Türk Lirası ödenmesi şartıyla izin verilir.” 

İşte bu olay ve çıkan yasa Türkiye’nin bir Muz Cumhuriyeti olduğunun kanıtıdır.   Yazarın aynı soruyu yinelemesine hiç gerek yoktur.  Zorlu ve onun gibileri yanlarında AKP ve kalemşörleri  oldukça er veya geç bu Muz Cumhuriyetinden istediklerini bir süre daha alacaklarından eminler.  

Yargı ve yazara göre ‘birileri’ aslında  ülkemizin bir Muz Cumhuriyeti olmaması için çalışıyorlar.  Onları yürekten kutluyorum.   Er veya geç onlar  kazanacaklar.

*************

Dip Not: İş adamı ve yazar Ertuğ Yaşar’ın bu tip başka yazıları da varmış.

  • 18 Mart 2008- “Hukukun üstünlüğü, Cargill ve IKEA” başlığı altında; “Ama şu son yıllarda Cargill’e yapılanlar, Türkiye’nin bir hukuk devleti değil de bir muz cumhuriyeti olduğunu göstermektedir. Cargill konusunda Türkiye’de hukukun üstünlüğü hiç işletilmemiştir. Türkiye tam bir cangılmış gibi davranılmıştır!    Çünkü Cargill şirketi, zamanın yasalarına tamamen uygun biçimde izin almış ve çalışmalarına başlamıştır. Cargill şirketi yola çıkarken o anda var olan bütün yasalara uymuştur.   Ama sonradan siz yasa ya da uygulama kararı değiştirirseniz; üstelik de bu değişikliği Cargill’e de uygulamak isterseniz, o zaman hukukun üstünlüğü kavramını tamamen ayaklar altına alırsınız. Tam bir muz cumhuriyeti olursunuz. ” demişti.
  • 26/3/2008 tarihinde (yukarıdaki yazıdan tam sekiz gün sonra) Tıbımım’da kabul edilen 5751 Sayılı yasa ise girişte; “….11/10/2004 tarihinden önce, gerekli izinler alınmadan tarım dışı amaçlı kullanıma açılmış bulunan arazilerin tarımsal bütünlüğü bozmuyor ise istenilen amaçla kullanımı için, bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içerisinde Bakanlığa başvurulması…şartıyla izin verilir.” denmiştir.  Yasanın kendisi bile, evvelce yapılmış  yasadışı işlemlere kılıf olduğunu itiraf etmiştir.
  • 7 Mayıs 2008 ( Cargill olayından 1.5 ay sonra) yazar Ertuğ Yaşar aynı tip bir yazıyı bu sefer de Zorlu’nun Zincirlikuyu arsası için işleme koymuştur.  

Ertuğ Yaşar’a tek bir  soru sormak istiyorum…..

  • “Herkesin gözünün içine baka baka, bu toplumun temel direklerinden olan kurumları ve yargıyı yanlış nedenlerle ne hakla ve neyin karşılığında kötülüyorsunuz?”  

Bu ülkeyi Muz Cumhuriyeti durumuna düşürenler  oluşmuş ve oturmuş haklara sahip çıkanlar değil, sabah kalkıp “Eh bugün de şunu yapsak” diyenlerdir.

gültekin orhon- 9 Mayıs 2008


pop-up = zıpçıktı

19 Nisan, 2008

Bilgisayar programcıları yaklaşık 5 yıl önce İngilizcesi pop-up  (‘pâpap’ okunur)  olan  bir olayı ekrana getirdiler.  pop  (‘pap’ okunur)  İngilizce fiil olarak ‘aniden itilmek, patlamak’ gibi anlamlara geliyor. İngilizcede   pop-up ilk kez 1906′da   ”aniden ortaya çıkmak’ olarak kullanılmış.

Son günlerde Türkçe gazete sayfalarında  reklâmlar aniden olmasa da açılarak  ortaya dökülüyor,  ’kapat’ sekmesini buluncaya kadar epey bir süre ekranda kalıyorlar.

pop-up sözcüğü bugün de İdefiks Sitesi’nde karşıma çıktı, aynen pop-up olarak.  Anadolu’nun herhangi bir köşesinde  gazeteyi okumaya çalışan kişiye bu sözcüğü yazılı olarak verseniz doğal olarak, “pop_up” (pop up  okunur) diye okuyup, ne anlama geldiğini sorar.  Aynı kişiye ‘zıpçıktı’ sözcüğünü sorsanız mutlaka akla yatkın bir  yanıt alırsınız.

Zıpçıktı sözcüğü için Türk Dil Kurumu bir tanım vermemiş.  Sözcüğü gugılladığınızda ise 13,300 site çıkıyor.  1982′en beri Devlet Kurumu olan Türk Dil Kurumu’nun neden bu sözcüğü Türkçe sözlüğe katmadığını  sorgulamıyorum, bir gerekçeleri elbet vardır.

Şu an karşımıza  ister yavaş ister hızlı çıksınlar, bu sayfalar istemediğimiz  sayfalardır.  Zıpçıktı’nın dilimizdeki genel kullanımı, ’sorulmadan istenmeden ortaya çıkan kişi’ anlamınadır.  Bu sayfalar da istenmeden, hem de zıp diye ortaya çıkıyorlar.

Neden pop-up  yerine   ‘zıpçıktı’ sözcüğünü kullanmıyoruz?

 


Öğrenme Eğrisi ve Azalan Getiri Oranı

12 Nisan, 2008

(Son güncelleme- 12 Nisan 2008)

Öğrenme Eğrisi (1) ile ilk kez 1967 yılında öğrenci olarak bulunduğum Columbus- Ohio, ABD’de tanışmıştım. O gün tek olan eğri,  50 yılda çeşitli uygulamalar  için yüzlerceye ulaşmış.
Öğrenme eğrisi aslında bütün dünya için yeni bir kavramdır. 19. Yüzyılda bu kavramı ilk kez bir Alman psikolog tanımlayarak, ‘ aynı işi yineleyerek yapmanın (tekrar etmenin) işin hızlanmasını sağlayacağını’  belirtmişti.  1900 yılların başında Amerika Ford Motor Kumpanyası’yla ’seri üretim” kavramını tanıdı.  Bu kavram ve onun bir parçası olan ‘öğrenme eğrisi’  20inci  yüzyıl boyunca gelişti ve bütün toplumlar için bir gerçek oldu. 

‘Öğrenme Eğrisi Kavramına’na göre  ‘tanımlanmış bir işlem yinelendikçe, o işlemi gerçekleştirme süresi/ maliyeti de düşer.’ Yineleme ve sürenin kısalması arasındaki ilişki somut olarak ilk kez 1936′da ABD’de belirlendi.  O yıllarda  bir uçak modeli için üretim adedi ikiye katlandığı zaman gerekli işçilik süresinde %10 ile 15 arasında bir indirim gözlendi.  Daha sonra yapılan çalışmalarda yapılan işlemin özelliklerine göre % 2-3′ten %30lara kadar değişik işçilik azalması kaydedildi.  Bir birim ise hep aynı kaldı;  o işlem için yineleme- işçilik azalma orantısı hemen hemen hep  aynıydı.  Ülkemizde bu kavram ne yazık ki yeterince bilinmiyor, uygulanmıyor. (2)

 

Yukarıdaki eğriden ilk başta çok hızla azalan işlem süresinin belli bir noktadan sonra artık azalamaz olduğunu görüyoruz.
Başka bir deyişle; Üzerinde yeterince çalışılan bir iş belli bir noktadan sonra  geliştirilemez.  Daha da doğrusu, geliştirilmesinin bedeli kazanılacak ek getiriden daha fazla olmaya başlar.  O noktada artık kişinin yaptığı işle yetinmesi gerekir.

O noktadan sonra yapılacak tek şey, kendine ve bedenine dönerek onu en verimli duruma getirecek işlemlere; dinlenmeye,  spora, motivasyonunu geliştirmeye yönelmesi gerekir.  Verimliliği artık sadece bedenin daha sağlıklı ve üretken olması sağlayabilir.

Bu kural  ÖSS sınavları için de, hazırlanılan tek bir sınav için de, yapılacak bir dans gösterisi için de geçerlidir.

Sonuç; Yapacağımız/ katılacağımız her türlü yarış/ sınav /gösteri için  ilk başlarda emeğimizin karşılığı çok yüksek bir oranda artan bilgi/ beceri ve sonuçta başarı olarak geri döner.  Belli bir noktadan sonra bu geri dönüş azalır ve bir yerde de  durur.  Akıllı kişi bu noktayı çok iyi sezip tanımlamalı ve o noktadan sonra kendi beden ve ruhunu yarış/ sınav /gösteri için hazırlamaya başlamalıdır.

***********
(1) Çok yakın kavram olarak Deneyim Eğrisi de vardır.

(2)

Bugün ‘öğrenme eğrisi’ni İngilizce yazıp gugılladığım zaman 7,300,000 sayfa, 

 

‘öğrenme eğrisi’ni Türkçe yazıp gugılladığım zaman ise 2,600 sayfa buldum. 

 

 Sayın Ajda Pekkan’ın adını ise tek sözcük, Ajda olarak yazdım ve karşıma 2,370,000 sayfa çıktı. Toplumumuz Ajda’ya  ‘öğrenme eğrisi’nden 30,000 kez daha fazla önem veriyordu.

Halbuki ‘öğrenme eğrisi’ hepimiz için temel bir kavramdır.  Onuncu kez yapacağımız kek, tamir edeceğimiz bisiklet, yapacağımız resim ilkine göre çok daha az zaman alacak ve daha iyi olacaktır.